KURBAĞALARIN YARIŞI

Günlerden bir gün…Kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış. Ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: “Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”

Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış : “…Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar..” Sonunda, bir tanesi hariç, kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar.

Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki… Kleye çıkan kurbağa sağırmış!

Olumsuz düşünen insanları duymayın… Onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar!

Anonim

Nietzsche’den…


Kendi kendime konuştum bazen evimde,

Hem kızdım, hem güldüm halime,

Sonra dedim ki: “Söz ver kendine,

Denizleri seviyorsan, dalgalarıda seveceksin.

Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin.

Uçmayı seviyorsan, düşmeyide bileceksin.

Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.

Hayat Nedir,Ne Değildir?

Hayat çetele tutmak değildir. Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın, çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek değildir. Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın veya kimlerin seni sevdiği değildir. Hayat ayakkabıların, saçın, derinin rengi, nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir. Aslında hayat, notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir. Hayat çok arkadaş sahibi olmak ya da yalnız olmak, kabul görmek ya da görmemek de değildir. Hayat bunlar değildir. Hayat kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir. Güven, mutluluk ve şefkattir. Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır. Hayat kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir. Neler söylediğin ve ne demek istediğindir. İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir. Herşeyden önemlisi, hayatını başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir. İşte hayat bu seçimlerden ibarettir.

HİNTLİ USTA

Nebraska’da yaşlı bir adam yaşardı. Patates ekimi icin
>> >bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir işti.
>> >Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi, fakat o da hapisteydi.
>> >Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve müşkülatını izah etti.
>> >>> >Sevgili David,
>> >Patates bahçemi belleyemeyeceğimden, kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım.
>> >Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
>> >Sevgiler Baban
>> >>> >Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.
>> >>> >Babacığım,
>> >Babacığım Allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm.
>> >Sevgiler David
>> >>> >Ertesi gün sabaha karşı saat 04:00′de FBI ve yerel polis çıka geldi ve tüm sahayı kazdılar, lakin hiç bir cesede rastlamadılar.
>> >Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.
>> >>> >Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
>> >>> >Babacığım,
>> >Şimdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
>> >Sevgiler David
>> >>> >BIR GÜÇLÜKLE KARŞILAŞTIĞINIZDA, KENDİNİZE BİR KAÇIŞ YOLU DEĞİL, BİR ÇIKIŞ YOLU ARAYIN.
>> >D.L. Weatherford

‘Hayatım kaydı’ diyordu adam, hayatı anlamadan

Bir dostundan sıkı bir kazık yedi adam. Ardından yoksul düştüğü içinde eşinden oldu. Ve gece alemine daldı ilk kez. Sonra da sevmediği işini kaybetti. Bir süre serseri mayın gibi dolaştı hayatın içinde.
Ve bu adam, bir akşam vakti, kızarmış gözleri, hüznü ve derbederliğiyle karşımdaydı.
“Hayatım kaydı hocam” diyordu,
ağlamaklı bir ses tonuyla.
Hayatını biliyordum. Daha otuzbeş yaşındaydı. İyi bir mesleği vardı. Üniversite bitirmişti. Çalışkan bir adamdı. Ama kendi değerinin farkında değildi. Hayatını daraltmıştı. “Hayır” dedim “hayatın kaymadı. Aksine aklını başına aldığında çok şey kazanmış olacaksın.”
“Nasıl” diye tısladı.
“Dost dediğin” dedim,”kazık atmaz. İyi seç dostları. Yoksul düştüğün için seni terk eden eşin iyi ki gitti diye düşün. Sevmiyormuş seni. İşini zaten sevmiyordun. Kaybetmedin yani, sadece bu aralar parazıssın. Eğitimli birisin ve daha yolun yarısında bile değilsin. Ve hayattasın. Sağlığın yerinde. Hayatı iyi anla. Kaıplarını kazanca çevirmeye bak. Ders al. Kendi değerini bil. Ve hemen harekete geç.”
“Yapabilir miyim hocam” dedi bıkkın bir ses tonuyla.
“İstersen” dedin,”çok istersen eğer…”

‘Yapamam’ diye bir şey yok…

Donna’nın dördüncü sınıf öğrencileri geçmişte gördüğüm sınıflardan farklı değilmiş gibi görünüyorlardı. Öğrenciler beş sıra olarak sıralanmış altı sırada oturuyorlardı. Öğretmen masası en önde öğrencilere bakıyordu.Panoda öğrencilerin çalışmaları asılıydı. Birçok açıdan geleneksel bir ilkokul havası hissediliyordu. Yine de sınıfa ilk girdiğimde farklı bir şey görünmüştü.Belirli bir heyecan söz konusuydu.
Donna emekliliğine sadece iki yıl kalmış.Michigan’da küçük bir kasaba öğretmeniydi. Ayrıca benim tarafımdan bölge çapında düzenlenmiş personel geliştirme projesine gönüllü olarak katkıda bulunuyordu. Eğitim sürecinde öğrencilerin kendilerini iyi hissetmeleri ve yaşamlarının sorumluluğunu üstlenmeleri temel alınıyordu.
Donna’nın işi eğitim sürecine katılmak ve sunulan kavramları uygulamaya koymaktı. Benim işim ise, sınıf ziyaretleri yapıp, uygulamaya hız kazandırmaktı. Arka sıralardan birine oturdum ve izlemeye koyuldum. Bütün öğrenciler bir şeyler yazıp karalıyorlardı. Benim yanımda oturan on yaşındaki kız öğrenci kağıdını “Ben yapamam” cümleleriyle doldurmuştu. “Futbol topunu kaleye gönderemem.” “Üçlü sayılarla bölme işlemi yapamam.” “Debbie’nin beni sevmesini sağlayamam.” Sayfanın yarısı dolmuştu ve yazmaktan bıkmışa benzemiyordu. Kararlılıkla ve ısrarla yazmaya devam ediyordu.
Öğrencilerin defterlerine bakarak sıraların arasında yürümeye başladım. Hepsi de cümleler yazıyorlar ve yapamadıkları şeyleri tanımlıyorlardı. “On atış üst üste yapamam.” “Sol alanda vuruş yapamam.” “Bir kurabiye ile yetinemem.”
O anda egsersiz bende merak uyandırdı. Öğretmene ne olup bittiğini sormaya karar verdim. Yanına yaklaşınca öğretmenin yazmakla meşgul olduğunu gördüm. En iyisinin rahatsız olduğuna karar verdim. “John’un annesini zorla veliler toplantısına getiremem.” “Kızımdan arbaya benzin koymasını istiyemem.” “Alan’dan bileğini değil, kelimeleri kullanmasını isteyemem.”
Öğretmenin ve öğrencilerin “yapabilirim” türü olumlu cümleler kurmak yerine neden böyle bir olumsuzluğa saplandığı düşüncesine karşı savaş verirken oturduğum sıraya geri döndüm. Yeniden etrafımı izlemeye koyuldum. Öğrenciler bir on dakika daha yazmaya devam ettiler. Donna, “Elinizdeki kağıdı bitirin ama başka bir kağıda geçmeyin.” diye seslenerek egsersizin sonuna geldiklerini vurguladı.
Öğrencilere kağıtlarını ikiye katlamalarını ve teslim etmellerini söyledi. Öğrenciler kağıtlarını öğretmen masasının üzerindeki boş ayakkabı kutusunun içine koydular. Bütün kağıtlar toplanınca Donna kendi kağıdınıda koyup, kutunun kapağını kapadı. Kutuyu alıp kapıdan çıktı ve koridorda ilerledi.
Öğrenciler öğretmenin peşinden giderken ben de öğrencilerin peşine takıldım. Koridorun ortasında yürüyüş tamamlandı. Donna güvenlik odasına girdi ve elinde bir kürekle dışarı çıktı. Bir elinde kürek bir elinde ayakakbı kutusu öğrenciler arkasında bahçenin en uzak köşesine doğru yol aldılar ve kazmaya başladılar. “Yapamam ” cümleciklerini gömeceklerdi. Kazma işlemi yaklaşık on dakika sürdü, çünkü bütün öğrenciler sırayla kazıyorlardı. Çukurun dibine “Yapamam” cümlecikleri kutusu kondu ve üzeri toprakla örtüldü. Otuz tane on-onbir yaş çocuğu çukurun başında bekleşiyorlardı. Donna, “Kızlar erkekler elele tutuşun ve başınızı eğin” diye seslendi. Çukurun başında halka oluşturup, elleriyle sımsıkı bir bağ oluşturdular.
Donna konuşmaya başladı.
“Arkadaşlar, bugün burada “Yapamamlar” anısına toplandık. Yeryüzünde bizimle birlikteyken bir şekilde hepimizin hayatına girdi; kimimizinkine az kimimizinkine çok. Adı her okulda, toplantı salonunda, hatta Beyaz Saray’da bile anıldı. “Yapamamları” sonsuz uykuya göndermeye karar verdik. Erkek ve kız kardeşleri olan:”Yapabilirim”,”Yapacağım” ve “Yapıyorum” hayatlrına devam ediyorlar. Onlar “Yapamamlar” kadar ünlü, güçlü ve kuvvetli değiller. Belki bir gün sizinde yardımınızla dünyaya ayak izlerini bırakabilirler. Umarım “Yapamamlar” huzur içinde yatarlar. İnsanlar onlar olmaksızın hayatlarına devam edebilirler”
Bu cümleleri dinlerken öğrencilerin hiçbirinin bugünü unutmayacaklarını düşündüm. Bu aktivite oldukça sembolik bir anlam taşıyordu. Gerek bilinçten, gerekse bilinç dışından asla silinmeyecek bir beyin egsersizi gibiydi. Methiyenin sonunda öğrencilerini topladı ve onları sınıfa götürdü. “Yapamamlar”ın gömülüşünü keklerle,patlamış mısırlarla ve meyve sularıyla kutladılar.
Kutlamaların bir parçası olarak, Donna kalınca bir kağıttan mezar taşı kesti. En üste “Yapamam” ı , n alta o günün tarihini yazdı. Kağıttan yapılmış mezar taşı o yılın anısına sınıfa asıldı. Nadiren de olsa öğrencilerden biri unutup,”Yapamam” dediğinde Donna bunu gösterdi. Öğenciler de böylece “Yapamamlar” ın öldüğünü hatırlayıp, yeni cümle kurmak zorunda kaldılar.
O gün ben onlardan yıllar boyunca unutamayacağım bir ders aldım. Ne zaman yapamam desem o merasim gelir aklıma ve söylerim “Yapamam” diye birşey yok. O artık yaşamıyor…

Üç Dil / Bedri Rahmi Eyüboğlu

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava

Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Canım ağzıma geldi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
“Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik âlâsı demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

TABLO

Bir gün sanat merkezi kentlerin birinde gezen çocuğun biri, bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahalıdır.

Çocuk bu tabloyu bir sonraki yıl abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağaza ya gider. Şanslıdır, tablo hala satılmamıştır. İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve “Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm param da bu kadar” der. Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve satar.

Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağaza da adamın arkadaşlarıda vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar: “Sen ne yaptın? O resmin değeri milyarlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?”

Adam cevap verir:

“Evet bu resme milyarlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim.”

BİLGE’ DEN HAYATA DAİR…

Eflatun’a iki soru sormuşlar.

Birincisi ; “İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nedir ? “
Eflatun tek tek sıralamış :

- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler…
- Para kazanmak için sağlıklarini yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler…
- Yarından endişe ederken bugünü unuturlar.Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar…
- Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler…

Sıra gelmiş ikinci soruya ; “Peki sen ne öneriyorsun?”

Bilge yine sıralamış ;

- Kimseye kendinizi “sevdirmeye” kalkmayın! Yapılması gereken tek sey, sadece kendinizi “sevilmeye” bırakmaktır…
- Önemli olan; hayatta “en çok seye sahip olmak” değil, “en az seye ihtiyaç duymaktır”..

ÖYKÜ DEKİ ROLÜNÜZ NE?

“Bir zamanlar, Musa’nın hocası Khidr insanoğluna bir uyarıda bulunur. Belirli bir tarihte dünyadaki özel olarak saklanmayan bütü suların yok olacağını söyler. Sonra insanları deliye çevirecek olan yeni su, eskisinin yerini alacaktır. Sadece bir tek adam bu öğüdün gerçek anlamını kavrar. Suyu biriktirip, güvenilir bir yerde depolar ve suyun özelliğini değiştirmesini bekler. Beklenen tarihte ırmaklar akmaz olur, kuyular kurur ve öğüdü dinleyen adam, deposuna gidip, sakladığı sudan içer. Sonra suların yeniden akmaya başladığını görür. Başkalarının yanına gittiğinde, onların eskisine göre tümüyle farklı konuştuklarını farkeder. Ama ne uyarıyı ne de sonradan olanları hatırlıyorlardır. Onlarla konuştukça hepsi de onun deli olduğunu düşünüp ya düşman kesilirler başına ya da delidir ne yapsa yeridir diyerek, şefkat. Anlayış değil yani…Başlangıçta yeni sudan içmemiştir. Her gün gidip kendi suyundan içmiştir. Ne var ki gün gelir dayanamaz. Yeni sudan içmeye karar verir. Çünkü herkesten farklı yaşamaya, davranmaya ve düşünmeye dayanamaz. Yeni sudan içer ve herkes gibi olur. Depoladığı suyu unutur ve arkadaşları da onu mucizev misali yeniden normalleşen bir deli olarak görmeye başlarlar.� Sufi yazar İdris Şah�tan alıntıladığım Derviş Hikayeleri�nden biri (1967), bu kadar. Toplum dışı bırakılmak istenmeyen kişilerin sonunda yaptıkları budur. Çoğu kişinin dönekliğinin ardında bu yatar. Dün dündür bugün bugündür diyenlerin felsefesini yansıtır bir yerde, öyküdeki dönüşüm. Haklılık sağlar onlara. Hitler Almanyası�nda faşizmin yayılma nedenlerinden biri olarak da ele alınabilir bu davranış değişikliği. Korku ve dışlanma iki etkendir. Toplumda öncü, aynı zamanda günah keçisi rolünü üstlenenler, genelde, yeni suyu içmeyi reddedenlerdir. Tabii bir de dönüşmediği halde kurnazlık yapanlar vardır. Onlar topluma uyum göstermiş gibi yaparlar. Özelinde ise farklı düşünürler ve kendilerini korumaya devam ederler. Kendi meslek çevresinin onayını almadan, kendisinden önce yapılanlara ve deneylere aldırmadan bir yeniliğin üstüne oturup sahiplenenler ise halk tarafından sevilse de zamanla yok olurlar. Çünkü halk çabuk bıkar ve unutur. Sıradışı biri olmak, öyle kalmak zordur. Bedeli vardır. Özellikle o kişi memnun etme yeteneğine sahip değilse, eğlendirmiyorsa, deli olarak algılansa bile işi zordur. Şimdi öyküyü örnek alıp; tüm inançları, fikirleri, kişileri, konuları buna göre yorumlayın. Siz hayatta nasıl davranıyorsunuz? Kimsiniz? İstediği gibi düşünüp başkaları gibi davrananlardan mısınız? Herkes gibi düşünüp farklı konuşanlardan mısınız? Özü sözü bir ve aynı olanlardan mı? Bunlardan biri ya da benzeri olmak, size ne kattı? Öyküdeki yerinizi bana söyler misiniz? Önce bir düşünün tabii…

http://www.oguzhanakay.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »