


Kasım 9, 2006
Kasım 9, 2006
Yazan: Pembe Candaner
Raylar da ayrılır
Bugün bir değişiklik yapıp, hikaye yerine bir şiirle başlamak istiyorum. Jorges Luis Borges”in bir şiiriyle. Ne de olsa şair kızıyım.
Bir Daha Gelirsem
“Eğer Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama,
İkincisinde daha çok hata yapardım!
Kusursuz olmaya çalışmazdım, sırtüstü yatardım…
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar;
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım!
O kadar temiz olmazdım, daha çok risk alır,
daha çok seyahat eder, Daha fazla güneşin doğuşunu seyreder,
daha çok dağa tırmanır, Daha çok nehir aşardım…
Görmediğim yerlere gider, daha çok dondurma, daha az bezelye yerdim! Problemlerim daha gerçekçi olurdu
hayali problemlerim ise daha az.
Hayatın her anını gerçekçi ve üretken yaşayan insanlardandım.
Elbette mutlu anlarım oldu ama yalnız mutlu anlarım olmasına çalışırdım. Farkında mısınız bilmem; yaşam budur zaten…
Anlar, sadece anlar. Siz de ”anı” yaşayın ”şimdi”yi yakalayın.
Termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi ve paraşütünü almadan
Dışarıya çıkmayan insanlardandım.
Eğer yeniden başlayabilseydim, daha hafif seyahat ederdim.
Eğer yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.
Bir şansım daha olsaydı eğer. Ama şimdi seksenbeşimdeyim ve biliyorum ki…”
Böyle buyurmuş usta şair. Ben de yaşamım boyunca hep pişman olmayacağım şeyleri yapmaya çalıştım ve de yaptım. Sadece yapmak da yetmiyor, ”zamanlama” da çok önemli. Bir şeyi geç olmadan yapmak, yapabilmek. Galiba bu, o işi yapmaktan, o kararı uygulayabilmekten daha da zor. İşte bizler de, yeni başlangıçlara yer açabilmek, yeni yolculuklara çıkabilmek, yeni yerler yeni yolcular tanıyabilmek, sadece kendimize değil başkalarına da bu imkanı verebilmek için ”veda zamanı”nı, hüzünle ve aynı zamanda da sevinçle de yaşayabilme cesaretini gösterebilmeliyiz.
Yıllar boyu, uçsuz bucaksız yerlerde bir birine paralel şekilde, bir birine destek olarak uzayan giden rayları düşünün. Daima beraberdirler. Birbirine paralel şekilde, olmayacak yükleri taşırlar. Omuzlarında taşıdıkları yüklerden hiç gocunmazlar, hiç yorulmazlar. Üzerlerinden binlerce, yüz binlerce yolcu, yük, hayal, sevinç, ayrılık, kazanç ve kayıp geçer durur. Her hava şartına birlikte karşı koyarlar. Bazen terler, bazen de üşürler. Ama hiç yılmazlar, üzerlerindeki yükü hep taşır dururlar. Yollar uzar, yollar devam eder. Sonra bir gün gelir. Bir kavşağa gelmişlerdir. İşte bu kavşak onları ayıran kavşaktır. Ne yapsalar bunu engelleyemezler. Yola çıkan, yol alan, er veya geç bir kavşakla karşılaşır. O kavşaktan sonra, yolları ayrılsa bile, her ikisi de, bundan sonra hedeflerine doğru gitmeye devam edecek ve her ikisi de başarıyla hedeflerine ulaşacaklardır. Yeni yükler, yeni yolcular, yeni yolculuklar. Yeni heyecanlar ve yeni serüvenler… Geçmişi unutmadan ve de geç olmadan.
Kaynak : www.isteinsan.com.tr
Kasım 9, 2006
USTA COELHO BU KEZ HATALARINDAN HANGİ DERSLERİ ÇIKARDIĞINI YAZDI…
Posted by tanerimx under BlogrollLeave a Comment
Yazan: Paulo Coelho/Çev: Mine Akverdi
Hatalarım, onlardan öğrenmem gereken şeyleri bana öğreterek görevlerini yerine getirdi. Ama onları hala ruhumun bodrum katında tutmam gerektiğinin farkındayım
Gundula Schatz ve Andreas Salcher”in başlatmış olduğu Waldzell Toplantıları”na katılmak amacıyla her yıl mutlaka bir kez Avusturya Melk”teki Benedictine Manastırı”na giderim. Orada bütün bir hafta sonu boyunca Nobel ödüllü yazarlar, bilimadamları, gazeteciler, iki düzine genç insan ve birkaç konuk olarak bir tür inzivaya çekiliriz. Yemek pişirir, manastır bahçesinin Umberto Eco”nun ”Gülün Adı” romanına da ilham vermiş olan muazzam ortamında gezintiler yapar ve uygarlığımızın bugünü ve yarını üzerine gayrı resmi tartışmalar yaparız. Erkekler manastırın odalarında kadınlar ise yakınlardaki otellerde kalır.
2005”teki toplantı da özellikle ateşli tartışmaları, neşesi ve yüzleşmeleriyle yine beklenildiği gibi geçti. O hafta sonunun pazar akşamında konukların hemen hepsi ülkelerine dönmek için ayrıldılar, ancak organizatörler ve ben ertesi günü Avusturya”da düzenlenen Santiago Hac Yolu”nun açılışına katılacağımızdan o geceyi de manastırda geçirmek üzere orada kaldık. Akşam Peder Martin bizi ”gizli mekanı”nda yemeğe davet etti.
YÜZYILLARIN BİRİKİMİ
Heyecan içinde bu eski yapının bodrum katına indik. Eski kapı açıldığında kendimizi içinde hemen her şeyin bulunduğu devasa bir salonda bulduk; içeride bulunanlar basitçe anlatmak gerekirse yüzyıllar boyunca burada birikip Peder Martin”in atmaya kıyamadığı hemen her şeyi içeriyordu: Eski daktilolar, kayaklar, II. Dünya Savaşı”na ait miğferler, artık yayından kalkmış eski kitaplar ve şarap şişeleri! Üzeri tozla kaplanmış onlarca, hatta yüzlerce şişe şarap arasından en iyileri Peder Burkhard tarafından verilen yemek için seçilmişti. Burkhard”ı sadece Almanca konuştuğu için birkaç kelime alışverişi yapmış olmamıza rağmen ruhani liderlerimden biri olarak kendime seçmeyi düşündüm. Gözlerinde iyilik vardı ve gülümsemesi uçsuz bucaksız bir sevecenliği yansıtıyordu. Peder Burkhard”ın bir defasında bir konferansta konuklara beni sunma görevini üstlendiğini hatırlıyorum; herkesin endişesine rağmen beni takdim ederken seks ve fahişelikle ilgili olan kitabım ”On bir Dakika”dan bir alıntı yapmayı seçmişti.
Yemeğimi yerken eşsiz bir mekanda eşsiz bir an yaşamakta olduğumun tamamen bilincindeydim. Birden bire çok önemli bir şeyi fark ettim: Bu bodrumdaki herşey anlamlı bir biçimde düzenlenerek yerleştirilmişti. Bunlar geçmişten parçalardı ama bugünün tarihinde de yer almayı sürdürüyorlardı.
YANIMDA OLSUNLAR
Kendi kendime sordum: Geçmişime dair neler düzenli bir şekilde depolanmıştı da ben kullanmıyordum? Deneyimlerim yaşadığım her günden gelen parçalar ama onlar bodrumda kilitli değiller, hala kullanımdalar ve bana yardımcı oluyorlar. Demek ki deneyimlerim aradığım cevap değil. Peki doğru cevap ne olabilir?
Hatalarım.
Evet. Melk Manastırı”nın bodrumunda etrafa göz gezdirirken bugün artık kullanmadığımız şeyleri illa ki gözden çıkarmak, çöpe atmak gerekmediğini anladım. Benim ruhumun bodrum katında yatanların hatalarım olduğunu; bir zaman yolumu bulmama yardım ettikleri halde sonra onların ne olduğunu anlayıp artık kullanımdan kaldırdığımı fark ettim. Ama yine de, onların orada durması ve bir şekilde bana eşlik etmesi gerekiyor ki, onlar yüzünden kayıp düştüğümü ve neredeyse ayağa tekrar kalkacak gücü bulmadığım zamanları unutmayayım.
O gece manastırdaki odama dönerken hatalarımın bir listesini yaptım. İşte bu listeden iki örnek:
A) Gençliğin kibiri. Kendime ait bir yol aradığım asi dönemimde böyle olmak olumlu bir şeydi. Ama kibirli birine dönüşüp büyüklerin hiçbir şey bilmediğini düşünmeye başladığımda pek çok şeyi öğrenme şansını elimden kaçırdım.
B) Arkadaşları unutmak. Hayatta pek çok inişlerim ve çıkışlarım oldu. Ama ilk büyük çıkışımda bütün hayatımı değiştirdiğime inandım ve çevremde yeni insanlar olmasını istedim. Tabii ki bunu takip eden ilk düşüşümde bu yeni insanların hepsi ortadan kayboldu ve tekrar eski arkadaşlarıma da sığınamadım. O zamandan itibaren de hep arkadaşlığı zaman içinde asla yitip gitmeyecek bir değer olarak ele almak için çabaladım.
Liste uzun ama köşemin alanı sınırlı. Sonuç olarak şunu söylemeliyim, hatalarım onlardan öğrenmem gereken şeyleri bana öğreterek görevlerini yerine getirdikleri halde, onları hala ruhumun bodrum katında tutmam önemli. Böylece, arada sırada bilgeliğin şarabını bulmak için bu bodruma indiğimde onları görebiliyorum. Ve onları benim tarihimden parçalar, bugün olduğum kişi olmamı sağlayan esaslar olarak kabul edebiliyor, ne kadar itinayla düzenlenip depolanmış (ya da iyi şeylerle değiştirilmiş) olsalar da hep aklımda tutmam gerektiğini biliyorum.
Çünkü bunu yapmazsam tüm hatalarımı yeniden tekrarlama riskiyle hep karşı karşıya olacağım.
Kaynak : www.aksam.com.tr
Kasım 9, 2006
Yazan: Cüneyt Ülsever
İnsan uzun ömrü sağlıklı yaşamak da ister. Halk tabiri ile “ele güne muhtaç olmak” istemez. Zaten Dünya Sağlık Örgütü WHO da sağlık tarifine “ileri yaşta kendi kendine yetebilmeyi” de ilave etmiş durumda.
Sağlık ve uzun ömür arayışı yerine gelse de insan “tamam aradığımı buldum!” demez. İnsan her yaşta daha uzun yaşamak ister. Ufak tefek sağlık sorunları için bile “keşke olmasaydı!” der.
İnsan sağlık ve uzun ömürden daha fazlasını kapsayan “kaliteli yaşam”ı da arar. İnsana göre kaliteli yaşamın ilk ve olmazsa olmaz şartı da “maddi varlık”tır.
İnsan bu hayatta maddiyatı arar.
Daha fazla para ve daha fazla mal insanoğlunun büyük çoğunluğunun asla vazgeçemeyeceği arayışlardır. İnsan maddi durumu ne kadar iyi olursa olsun daima daha fazla para ve maddi imkan arar.
İnsan hayatta “haz” da arar. İnsanoğlu kendisine haz veren her türlü imkanı ve fırsatı değerlendirmek ister.
İnsan için haz duygusunun en güçlü kaynağı cinselliktir. İnsan belirli bir yaştan ve olgunluktan sonra ölümüne dek cinselliği arar, cinsel hazzın fırtınalarına kapılmaya bayılır. Cinsel haz insan için o kadar önemlidir ki, vücuda ürettirdiği enzimler sayesinde cinsel yaşamı dengeli bir insan sadece cinsel eylem sırasında değil, hayatının bütününde haz içinde yaşadığını hisseder.
Ancak, haz duygusunun tek kaynağı cinsellik değildir. Lezzetli yemekler, tatlar, içkiler kadar güzel bir manzara ve illa ki su insana haz verir.
İnsan suyun içine girdiğinde yine vücudunun haz duygusu ile coştuğunu hisseder.
İnsanın “sevgi” kelimesi ile de yakın ilgisi vardır. Bir ömür boyu insan sevmeyi ve sevilmeyi arar.
Anne-baba, kardeş-akraba, dost-arkadaş, karşı cins ve illa ki evlat sevgisi insanoğlunun tatmayı muhakkak isteyeceği sevgilerdir.
Samimi bir mümin için Allah sevgisi sevgilerin şahikasıdır. Zaten insan yalnızlığın Allah’a mahsus olduğunu, bir tek o yüce varlığın kendi kendisine yetebileceğini hayal eder.
Nitekim, yalnız insanların daha çabuk ve sık hastalandığını, daha kısa ömürlü olduğunu istatistikler de göstermektedir.
İnsanoğlu; Allah’ın akıl vererek yarattığı tek varlık olarak, aklı ile de çok şey arar. Hatta belki de dünyanın dinamiği insanoğlunun aklı ile bulduklarıdır.
İnsanoğlu aklı ile merak eder ve araştırır. Bir bilimadamı, bilimsel eylemlerinden maddi çıkar sağlasa da, esas aradığı, esasen peşinden koştuğu merakını tatmin etme güdüsüdür.
Thomas Edison merak etmese idi, Graham Bell aramasa idi, Bill Gates teşvik etmese idi, dünyanın hali nice olurdu!
Felsefeciler olmasa idi, bugün aradığımız, peşinden koştuğumuz özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi kavramları hayal dahi edemezdik.
Gariptir; aynı insanoğlu güzeli ve estetiği de arar. Bestekarlar, şairler, romancılar, ressamlar, heykeltraşlar, hattatlar, tezhip sanatçıları v.b. bir ömrü hep “güzel”i arayarak geçirirler.
Ancak, ben bir ömrü hep bir şeyler arayarak geçiren insanoğlunun eninde sonunda tek bir arayışa yöneldiğini düşünüyorum: Huzur!
Yukarıda saydığım tüm arayışların eninde sonunda tek bir potada eridiğine inanıyorum:
Huzuru aramak!
İnsan sonunda aradığının huzur olduğunu fark ediyor.
“Bir tatlı huzur almaya geldim Kalamış’tan!”
“Huzur” üzerinde epey durduğum bir konu. Hakkında çok şey yazdım. Zira onu hasretle devamlı arıyor ama ancak bazen buluyorum.
Gelecek haftalarda Huzur’u hep birlikte aramaya devam edeceğiz!
Kaynak : www.yenibiris.com
Kasım 9, 2006
Doğru, mutluluk satın alınamaz. Ama bütün sezon ağzınızın suyu akarak baktığınız Nine West ayakkabıları indirimden yarı fiyatına aldığınızda pek de böyle düşünmüyorsunuz, değil mi? Ne yazık ki parayla gelen mutluluğun sizi yüklü bir kredi kartı hesabına ve içinize oturan derin bir boşluğa sürüklemesi kaçınılmaz.
Geçici mutlulukları elde etmesi kolay, hayat boyu süren bir mutluluğu yakalamak ise zor gibi gözükse de, hayatınızda yapacağınız ufak değişiklikler ile mutluluk seviyenizi arttırmanız imkansız değil. Şöyle düşünün, banka hesabınız cimri patronunuzun kontrolü altında, mutluluğunuz ise sadece sizin.
Günlük hayatınızda ufak değişiklikler yapmak zor değil. Eğer etkili birkaç değişiklik yapmayı başarabilirseniz, genel ruh halinizi olumlu yönde değiştirebilirsiniz. Hayatımızda değişiklikler yapmamız gereken 7 ana dal: iş, arkadaşlıklar, vücut imajı, para, romantik ilişkiler, gelecek planları ve rahatlama. Haftanın her günü bu alanlardan birini ele alın ve Cosmo”nun önerilerini uygulayın.
Pazartesi: İşbaşına!
İşyerinizin sıkıcı ve kötü olduğunu mu düşünüyorsunuz? Her gün 8 saatinizi harcadığınız mekanda mutlu olmanız çok önemli: 30 yaşındaki Lale, çözümü her hafta kendine kocaman bir buket çiçek alıp işyerindeki masasına koymakta bulmuş: “En fazla bir öğle yemeği fiyatına bütün hafta ofise girer girmez içim açılıyor”” diyor. 24 yaşındaki Feza ise; ara sıra ofiste arkadaşlarıyla paylaşmak için brownie satın alıyor, “Herkesin keyfi yerine geliyor”” diyor.
Salı: Vücudunuzla Barışın
Pazartesi günü spora gitmeyi planlıyordunuz ama iş dönüşü üstünüze çöken tembellikle televizyon karşısına çökelip, “Nip&Tuck” izlemek daha çekici geldi. Ne yazık ki salı günü iş toplantısında otururken göbeğinizin artık ikiye değil beşe katlandığının farkına vardınız ve kaçınılmaz olarak suçluluk duygusu bastırdı.
Çözümü hemen bol siyah pantolonlar ve tuniklerin altına saklanmakta aramayın. 31 yaşındaki Lara, böyle günlerde en sevdiği kıyafetlerini giyiyor: “Favori elbisem göğüs dekoltemi çok güzel gösteriyor. Altına da bileklerimi ince gösteren topuklularımı geçirdiğimde kendimi anında iyi hissediyorum” diyor. 23 yaşındaki Burcu, bronzlaştırıcı losyon kullanmayı tavsiye ediyor. ””Kanımca, her şey bronz tende daha güzel duruyor. Tabii selülit ve çatlaklarımı kamufle etmesi de çabası”” diyor. Ama vücudunuzla barışmak için en etkili yöntem, sizin de bildiğiniz gibi, düzenli spor yapmak. ””Benim için kalın bacaklarım ve geniş omuzlarımla barışık olabilmem için en iyi yöntem yüksek tempolu bir egzersiz dersine katılmak” diyor 32 yaşındaki Pınar ve ekliyor: “İlk başta sıska kızlara bakıp sinirim bozuluyor, ama sonra onlardan çok daha dayanıklı olduğumu ve hızlı koşabildiğimi görünce kendimi iyi hissediyorum”” diyor. Haftada üç kez yarım saat spor yapmak size akşam içeceğiniz bir kadeh şaraptan çok daha keyif verecek, inanın.
Çarşamba: Dostluklar
Bazen hayat, arkadaşlarınıza vakit ayıramayacak kadar hızlı olabiliyor. Bu yüzden dostlarınızla beraberken her dakikanızı anlamlı kılmaya çalışın.”En yakın arkadaşım Alev ara sıra evime yatıya gelir” diyor 26 yaşındaki Elif ve ekliyor: “Pijamalarımızla yatakta yayılıp, dedikodu yapmak kendimizi yeniden 16 yaşında gibi hissettiriyor, gürültülü bir barda haykırarak sohbet etmeye çalışmaktan çok daha keyifli.”” 33 yaşındaki Canan, televizyon izlemek yerine uzun süredir konuşmadığı arkadaşları arıyor. “Yarım saat eski arkadaşlarımla dostluk tazelemek, televizyon karşısında oturup uyuyakalmaktan çok daha keyifli. Hem bu şekilde sevdiklerinizle de kopmamış oluyorsunuz”” diyor.
Sevdiklerimize zaman ayırmak ne kadar önemliyse, bizi mutsuz eden kişilerle harcadığımız süreyi minimuma indirmek de bir o kadar önemli. 29 yaşındaki Yasemin, “Bu tür kişilerle birebir görüşmeyi kesiyorum, sadece büyük bir grupla buluşuyorsam onları çağırıyorum. Giderek görüşmelerimizi seyrekleştiriyorum”” diyor.
Perşembe: Para, Para, Para!
“Alışverişin sizi geçici de olsa mutlu etmesinin sebebi, sevdiğiniz bir şey aldığınızda beyninizin mutluluk hormonu serotonin salgılaması”” diyor “You Can Have What You Want” (İstediğiniz Her Şeyi Elde Edebilirsiniz) kitabının yazarı Michael Neill. “Fakat bu mutluluk yaklaşık 8 saat sonra yerini suçluluk duygusuna bırakır, Neill”in tavsiyesi, ilk bakışta gözünüze güzel gözüken, her elinize attığınız parçayı satın almamanız. 22 yaşındaki Nazlı, tutumlu alışveriş için pratik bir strateji geliştirmiş. “Eğer bir parçayı almakla almamak arasında kararsız kalırsam, almam ve eve geri dönerim. Aradan iki gün geçmesine rağmen hâlâ aklımdaysa, gider ve alırım. Çoğu zaman, bir sonraki dükkanda, almamaya karar verdiğim parçadan çok daha güzel bir şey karşıma çıkar ve iyi ki almamışım derim.”
28 yaşındaki Banu”nun tavsiyesi de son derece yararlı: ””Alışverişe kendime çok yakışan giysileri giyerek çıkarım, bu sayede deneme kabininde almak istediğim kıyafeti teste tabi tutmuş olurum. Eğer üstümdekinden daha güzel durduğunu düşünüyorsam, alırım. Oysa alışverişe süklüm püklüm giyinip çıkmışsam, ne giysem üstümde daha iyi durduğu için almak isterim.”” Bütçenizi doğru yapın ve lüks masraflara ne kadar yer verebileceğinizi iyi hesaplayın. 30 yaşındaki Ceylan kendisine her öğlen işten çıkıp, lezzetli bir yemek yeme iznini vermiş: ””İşyerimin kantininde yiyebilir ya da evden yemek getirebilirim ama dışarıda yemek benim tek lüksüm. Pahalı bir ayakkabı almak yerine her öğlen keyif çatmayı tercih ediyorum.””
Cuma: Aşk Meşk
Cuma akşamlarını eğlence ve erkeklere ayırın. “Kocam ve ben 5 yıldır evliyiz”” diyor Seray ve ekliyor: “İlişkimizin heyecanını yitirmemesi için haftada bir gün dışarı çıkıyoruz ve birbirimize romantik bir gece geçirtiyoruz.”” Eğer bekarsanız, tadını çıkarmaya bakın! Açık fikirli olun. “Bırakın arkadaşlarınız size birilerini ayarlasınlar. Çoğu sevgilimle arkadaşlarım aracılığıyla tanıştım. Sizi iyi tanıdıkları için, kiminle uyuşup uyuşmayacağınızı çoğunlukla doğru tahmin ederler”” diyor 31 yaşındaki Zeynep.
Günlerinizi sevgiliniz olmadığı için hayıflanarak geçirmek yerine elinizdeki fırsatın kıymetini bilin: flört etmek. Eğer ciddi bir ilişkiniz olsaydı, yakışıklı iş arkadaşınızla veya spor hocanızla nasıl flört edebilirdiniz? “Bir erkeği size hayran hayran bakarken yakalamak kadar tatmin edici bir şey yoktur” diyor 28 yaşındaki Melisa ve ekliyor: “Kimseyle flört etmekten çekinmem. Diesel”de çalışan şirin satış elemanı jean denerken bana çapkın bakışlar atıyorsa, ben de ona gülümserim. Bir erkeğe kendini çekici hissettirmek, benim de kendimi seksi ve güçlü hissetmemi sağlar.””
Cumartesi: Gelecek Planları
Gelecek, aynı “Lost” dizisi gibi, heyecanlı, gizemli hatta zaman zaman korkutucu olabilir. Bu yüzden her zaman ilerisini düşünmek ve hayallerinizi gerçeğe dönüştürmek için çabalamanız gerekiyor. Cumartesi günlerini hayattan ne istediğinizi ve bunlara nasıl ulaşacağınızı planlayarak geçirebilirsiniz. Mesela bu haftanın sonuna kadar dolabınızı düzenleme kararı verin, kış tatilinizi planlayın, aylardır aklınızın bir köşesinde duran o iş başvurusunu halledin veya bu senenin sonuna kadar yeni bir iş bulma hayallerinizi harekete geçirin ve ilk adımı atın. Liste yapmak her zaman yararlıdır, özellikle hedefleriniz söz konusu olduğunda.
28 yaşındaki Selma, kendisine bir dünya haritası almış. “Çalışma masamın karşısına astığım bu haritaya her baktığımda, dünyada görmediğim yüzlerce ilginç memleket olduğunu hatırlıyor ve yaşama hissiyle dolup taşıyorum” diyor.
Pazar: Keyif ve Rahatlık
Cep telefonları, internet, televizyon; kabul edelim, akşamdan kalma bir halde hangimiz pazar günlerini kendimize ayırabiliyoruz ki? 42 yaşındaki Ayşen”in Pazar günleri için önerisi, sevdiğiniz dergileri alıp, cep telefonunuzu evde bırakıp, sevdiğiniz bir kafeye gidip, keyif çatmak. Eğer bunu yapacak vaktiniz yoksa, aynı doktor randevusu alır gibi davranın ve ajandanızda keyif için vakit ayırın. “Kendinize yatakta yayılarak kitap okumak, duştan sonra 45 dakika müzik dinleyerek gözlerinizi kapatmak veya yürüyüşe çıkıp, fotoğraf çekmek için vakit ayırmayı unutmayın”” diyor 37 yaşındaki Uğur.
“Eğer akşam dışarı çıkma programım varsa, keyifli hazırlanmak benim için gecenin en güzel kısmıdır”” diyor Melis ve ekliyor: “Müzik dinleyerek saatlerce duş alırım, yavaş yavaş makyajımı yapar, saçımı sararım. Bu sırada aynadan kendimi seyretmeyi ihmal etmem! Gecenin güzel geçmesi için en önemli şey keyifli olmamdır. Bu sayede kendime güvenim tam olarak dışarı çıkarım.””
Kaynak : www.cosmodergi.com
Kasım 3, 2006
…Bir zamanlar Babil’de dünyanın en zengin adamı yaşardı; adı Arkad. Zenginliğinin ünü bütün dünyaya yayılmıştı. Aynı zamanda eli açıklığıyla da ünlüydü. Yardımlarında cömertti. Ailesine karşı cömertti. Kendi harcamalarında cömertti. Gene de serveti her geçen yıl harcadığından daha hızlı bir biçimde artardı.
…’Bugün, ‘ dedi Kobbi, ‘eski arkadaşımız Arkad’la karşılaştım, altın kaplama arabasında gidiyordu. Onun gibilerden beklenen bir davranışla beni görmezden gelip geçmedi. Tam tersi herkesin görebileceği biçimde el salladı, bana, çalgıcı Kobbi’ye gülümsedi.’
‘Babil’in en zengin adamı olduğunu söylerler, ‘ dedi Bansir dalgın dalgın.
‘Öyle zengin ki kralın hazinesi dara girdiğinde ondan borç altın aldığını işittim, ‘ diye karşılık verdi Kobbi.
…Günün birinde gençlik günlerinden arkadaşları Kobbi ve Bansir çıkıp geldiler ve ‘Sen Arkad, ‘ dediler, ‘hepimizden daha şanslı oldun. Biz ayakta kalabilmek için didinip dururken sen Babil’in en zengin adamı haline geldin. En güzel giysileri giyip en nadide yiyecekleri yiyebiliyorsun, oysa biz, ailelerimizi eli yüzü düzgün giysilerle giydirebilir, karınlarını doyurabilirsek ne mutlu bize.
‘Ama bir zamanlar eşittik. Aynı hocadan ders aldık. Aynı oyunlarda oynadık. Ne derslerde ne oyunlarda bizden üstün değildin.
‘Gördüğümüz kadarıyla ne bizden daha sadakatla ne de daha çok çalıştın. Öyleyse neden kahpe kader dünyadaki tüm iyi şeylerin tadını çıkartmak için seni seçerken senin kadar hak eden bizleri görmezden geldi? ‘
Bunun üzerine Arkad onlara uzun bir söylev çekti: ‘Gençlik günlerimizden bu yana çıplak bir varoluşun ötesinde bir şey elde edemediyseniz bu ya insan olma yasalarını öğrenemediğiniz ya da onlara uymadığınız içindir.’
‘Kahpe Kader’ kimseye kalıcı iyilik vermeyen kötü bir tanrıçadır. Tam tersine başına hak edilmemiş altın yağdırdığı herkese kötülük eder. Onları, tatmin olma yeteneği olmayan, altına, paraya boğulunca iştah ve tutkulara kapılan, eline geçenlerin hepsini pervasızca harcayan, hesabını kitabını bilmeyen mantıksız tüketicilere dönüştürür. Öte yandan Tanrıça’nın lütuflara boğduğu bazıları ise zenginliklerinin üstüne oturup istif ederler; yeniden kazanma yeteneğine sahip olmadıklarını bildikleri için hiç harcamazlar. Daha sonra da soyulma korkusuna kapılıp kendilerini boş bir hayata, gizli bir sefalete mahkum ederler.’
…Öğrenmek istediklerinizi artık size söyleyeceğim, çünkü artık yaşlı bir adamım ve yaşlılar gevezeliği sever. Gençlik öğüt alacak yaşa geldiğinde ona verilen geçmiş yılların bilgeliğidir. Ama genellikle gençlik, yaşlılığın yalnızca geçmiş günlerin bilgeliğini bildiğini sanır, onun için yararlanamaz. Oysa unutmayın ki, bugün parlayan güneş, babanız doğduğu gün parlayan güneşle aynı ve en son torununuz bu dünyadan gittiğinde hala aynı güneş parlıyor olacak.
Ekim 31, 2006
“EĞER” HAYATI ANLAMAK İSTİYORSAN, “EĞER” ŞİİRİNİ OKUMALISIN.
Posted by tanerimx under Blogroll[5] Comments
|
||
|
Ekim 31, 2006
|
||
|





